Ceza Yargılamasında Gizli Tanık Beyanının Delil Olarak İspat Gücü

Ceza Yargılamasında Gizli Tanık Beyanının Delil Olarak İspat Gücü

 

1)Ceza muhakemesi “delil serbestliği” ilkesini benimsemiştir. Bu durum keyfi delil anlamını taşımamaktadır. Delillerin hukuka uygun toplama yön­temleri CMK’da  ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Hukuka uygun elde edilen her şey delil olabilmektedir. Bunlardan biride tanık anlatımlarıdır.

Klasik ceza yargılamasında olduğu gibi günümüz çağdaş ceza muhakemesi hukukunda da, tanıklık ve dolayısıyla tanık beyanı, ceza adalet sisteminde vazgeçilmez bir delil olma özelliğini halen korumaktadır. Bu nedenle, hangi hukuk sistemi benimsenirse benimsensin, ceza adalet sistemi tanıksız olarak işleyemez.Tanık, suçun işlenmesinden ve dolayısıyla soruşturma evresinden başlayarak kovuşturma evresinin sonuna kadar, başka bir anlatımla yargılamanın kesin hükümle sona ermesine kadar, her aşamada çok büyük öneme sahiptir.

Yargılamanın başarıyla ve hakkaniyete uygun bir şekilde sonuçlandırılarak, cezaî uyuşmazlığın çözümlenmesi, çoğu zaman tanıklarla kurulacak ilişkinin şekline bağlıdır. Suçsuzluk karinesi, silahların eşitliği, susma hakkı, kendisini ve yakınlarını suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlanamama ilkeleri, başka delillerle ispat imkânı bulunmayan durumlarda tanıklarla işbirliğini zorunlu kılmaktadır.

Soruşturma evresi, delillerin toplandığı ve esasta gizliliğin egemen olduğu, kovuşturma ise, açıklık ilkesinin ışığında tarafların yüzlerine karşı delillerin tartışılıp değerlendirilmesinin yapıldığı bir evredir. Bu kapsamda; mahkemeye tanık anlatımlarını ayrıntılı olarak ve serbestçe değerlendirme olanağını sağlamak üzere, tanıkların birbirleri veya sanıkla yüzleştirilmeleri kovuşturma evresinde yapılabilir.

 

2)5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58’inci mad­desinin dördüncü fıkrasında, “tanıklık görevinin yapılmasından sonra, kişinin kimliğinin saklı tutulması veya güvenliğinin sağlanması hususunda alınacak önlemlerin kanunda düzenleneceği hükme bağlanmıştır” denilerek hayatının tehlike altında olması durumunda ifadesine başvurulan gizli tanığın kimlik gizliliği sadece mahkeme salonunu terk ettiği anda başlayacağı ve çıkarılacak kanunun bu aşamadan sonraki işlemleri düzenleyeceğini belirtmiştir. Mahkeme süresince kimliği açık bir biçimde ifade vermek zorunda olan tanığın “gizliliği” ve korunması esas olarak mahkeme salonunu terk ettiği anda başlıyor. Ancak 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu incelendiğinde tanığın, tanıklık yapmaya başlamasından yargılamanın sonun kadar ve daha sonraki tüm usul işlemleri ve koruma tedbirleri kanunda düzenlenmiştir.

Tanık Koruma Kanunu, haklarında tanık koruma tedbirleri alınması gereken kişiler, bu tedbir kararlarının hangi suçlarda alınacağı, tedbir çeşitleri, tedbir kararlarının hangi makam veya mercilerce alınacağı, bunların süresi, değiştirilmesi veya kaldırılması, tanık koruma kararlarının uygulanması, uluslararası işbirliği ve bu konuya ilişkin diğer usul hükümlerinin yasal bir düzenlemeye kavuşturulması amacıyla hazırlanmıştır.

Kanunun amacının, ceza muhakemesinde tanıklık görevi sebebiyle, kendilerinin veya bu Kanunda belirtilen yakınlarının hayatı, beden bütünlüğü veya malvarlığı ağır ve ciddi tehlike içinde bulunan ve korunmaları zorunlu olan kişilerin korunması amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin esas ve usulleri düzenlemek olduğu öngörülmüştür.

 

3)Gizli tanık kurumunu düzenleyen yasalar, hem gizli tanığın dinlenilmesinde farklı usul öngörmüş, hem de yargılama sonrasında tanığın güvenliğini sağlamaya yönelik koruma tedbirleri getirmiştir. Bu sınırlamalar nedeniyle, gizli tanık beyanının güvenirliği zayıftır.

Tanık Koruma Kanununun 9/8. maddesine göre[1], gizli tanık beyanı tek başına hükme esas alınamaz. Yasa burada ‘hükme esas alınamaz’ dediğinden, CMK’nun 223.maddesinde belirtilen ve hüküm kapsamına giren tüm kararlar için tek başına yeterli olmayacaktır. Özellikle de mahkumiyet kararı, ek başka deliller olmadıkça, yalnızca gizli tanık beyanı esas alınarak verilemez. Dinlenen gizli tanığın birden fazla olmasının da önemi yoktur. Delil türü olarak yalnızca gizli tanık beyanına dayanılarak mahkumiyet kararı kurulamaz.

Tanık beyanı sübjektif bir delildir. Bir de bu tanığın kimliğinin, fiziki ve kişisel özelliklerinin gizlenmesi bu vasıtayı tamamen etkisiz hale getirmektedir. Doğası gereği adil yargılanma hakkına zarar veren ve savunma hakkını önemli ölçüde kullanılamaz hale getiren gizli tanık kurumu son yıllarda sıradan bir duruma dönüşmüştür.

Beyanlarının nerede, nasıl, hangi koşullarda alındığı bilinmeyen, sorgulanamayan, söylediği bilgiyi nasıl elde ettiği öğrenilmeyen, beyanlarının doğruluğu/inandırıcılığı tartışılamayan, yargılama makamlarının dahi çoğunlukla doğrudan temas edemediği, yalnızca polis tarafından dinlenen kişinin beyanları üzerine şekillenen yargılamaların; yalnızca bu beyanlarla insanların aylarca, yıllarca tutuklu olarak yargılandığı, hapis cezası aldığı göz önüne alındığında, sağlıklı bir şekilde yürütülemeyeceği ve hukuk devleti olmanın gerekleriyle bağdaşmayacağı açıktır.

Tanığın o andaki ruh hali, dış görünümü, mimikleri, yüz ifadesi, tepkileri, sesinin tonu, hal ve tavrı, söylediklerinin değerlendirilmesi açısından çok önemlidir, dolayısıyla kararı verecek olan mahkemenin, kişiyi bizzat dinlemesi gerekir. Özellikle, davadaki tek delilin tanık beyanı olduğu hallerde, tanığın duruşmada dinlenmesi gerekmektedir.

4)AİHM ve Mahkeme Kararları Yönünden

a-Ellis, Simms ve Martin, İngiltere kararı[2]

Yargılamayı yürüten hakim, Mark Broown’un gizli tanıklık yapmasına izin vermiştir. Kararını verirken toplum ve mağdurun yararları ile tanığın dava nedeniyle uğrayabileceği zarara karşı korunma menfaatini ve ayrıca sanıkların kendilerini savunabilme yoluyla elde edebileceği yararları incelediğini belirtmiştir. Bunun yanında, savunma avukatlarına ayrıntılı çapraz sorgu yapabilmeleri için tanık hakkında yeterli bilgi sunulduğunu belirtmiştir. Bir de tanık dinlenmeden önce jüriyi, Mark Brown’un gizli tanıklık yapmasının, savunma tarafını kısıtladığı konusunda uyarmış; bu tanığın beyanı dışında sanıkların çatışmaya katıldıklarına ilişkin başka ve yeterli delil bulunduğuna kanaat getirilmesi durumunda, tanığın beyanının dikkate alınmamasını jüriden istemiştir.

AİHM Dairesi, öncelikle ilkeleri saptamıştır:

aa)Bir kimse hakkında mahkumiyet kararı verilmeden önce, aleyhindeki tüm deliller aleni yapılan duruşmada ortaya konulmalıdır. Böylece bu delillere etkin bir şekilde itiraz edebilme olanağı verilmelidir. Bu ilkenin istisnaları olsa bile, bu istisnalar savunma hakkını kısıtlamamalıdır.

bb)Gizli tanık dinlenirken hâkime, jüriye ve savunma avukatına, tanıkların hareketlerini gözlemleyebilme, dürüstlük ve güvenirliklerine ilişkin fikir sahibi olabilme olanağı verilmelidir.

cc)Gizli tanıklık için üç şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir.

aaa-Tanığın kimliğinin gizli tutulması için haklı bir neden olmalıdır.

bbb-Mahkeme tarafından gizli tanığın beyanının, mahkumiyet kararı verilmesi için tek veya esaslı unsur olup olmadığı kararlaştırılmalıdır.

ccc-Mahkumiyet kararının ana dayanağı, gizli tanığın ifadesi olmalıdır.

AİHM kararında, bu koşullar altında tanıkların gizli dinlenilmesinde kamu yararı olduğunu belirtmiştir. Kimliğinin açıklanması durumunda Mark Brown’dan intikam alınabileceğinin tartışmasız olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle Mark Brown’un gizli dinlenilmesinde haklı sebebin olduğunu kabul etmiştir. Mahkeme, somut olayda gizli tanık Mark Brown’un beyanının tek delil olmadığını, ancak bazı sanıklar için esaslı nitelikte olabileceğini kabul etmiştir. AİHM, gizli tanık dinlenme koşullarının bu davada oluştuğuna karar vermiştir. Bundan sonra ifadenin güvenirliğine ilişkin dengeleyici unsurların olup olmadığını incelemeye geçmiştir. Mahkeme, başvurucuların avukatlarının, hâkim ve jürinin, tanık Mark Brown’u görüp duyabildiklerini; yargılama boyunca tavırlarını gözlemleyebildiklerini; böylece gizli tanığın beyanının güvenirliğini denetleyebildiklerini kabul etmiştir. Ayrıca davaya bakan hakimin bir çok kez adil yargılamanın gereğine vurgu yaptığını; çatışmada yer alan başvuranlarla ilgili bağımsız delil gerektiğini vurguladığını belirtmiştir. Yine çapraz sorguda kullanılmak üzere kapsamlı bilgi sunulduğunu; Mark Brown’un çapraz sorgulamasının etkin şekilde yapıldığını; dolayısıyla tanığın güvenirliğine başvuranların etkin biçimde itiraz ettiklerini vurgulamıştır. Bu gerekçelerle AİHM, gizli tanığın beyanının güvenirliğinin adil ve uygun şekilde değerlendirdiğine kanaat getirerek, başvurucuların şikayetlerini reddetmiştir.

 

b-Al-Khawaja ve Tahery, İngiltere-AİHM Büyük Dairesi kararı [3]

Dava AİHM Büyük Dairesinin önüne gitmiştir. 15.12.2011 tarihinde (Başvuru No:26766/05) verilen kararda, gizli tanık dinlemenin ilkeleri saptanmıştır. Bu ilkeleri şöyle sıralayabiliriz:

1.İlke:

Sözleşmenin 6/3 maddesi uyarınca, bir sanık mahkum edilmeden önce, onun aleyhindeki bütün deliller, kamuya açık bir duruşmada ve sanığın huzurunda sunulmalıdır. Bu ilke şunu gerektirmektedir: Sanığa, aleyhine beyanda bulunan tanığa karşı, beyanı sırasında veya davanın ileri bir aşamasında itiraz etmek ve soru sormak için yeterli ve tam bir olanak verilmelidir.

Tanığın taraflarca duruşmada sorgulatılmasını sağlamak, devletin görevidir. Bu kuralın istisnaları mümkündür. Ancak, olmayan bir tanığın ifadesinin delil olarak kabul edilebilmesi için haklı nedenlerin olması gerekir. Haklı nedenlerden birisi, tanığın ölmüş olmasıdır. Diğer haklı neden ise, sanık veya onun adına hareket edenlerden kaynaklı bir korkunun varlığıdır. Tanığın korkusu doğrudan doğruya davalı veya onun ajanlarından kaynaklanmayan genel bir korkuysa, bu durumda başka bir delille korkunun varlığının desteklendiğine dair objektif nedenlerin saptanması gerekir. Yargılamayı yapan mahkeme, bir tanığı korku nedeniyle ifade vermekten affetmeden önce, tanığın imzasının olmaması veya diğer özel tedbirlerin alınması gibi tüm alternatiflerin uygulanabilir olmadığına kanaat getirmelidir.

 

2-İlke:

Mahkumiyet kararı, suçlanan kişi tarafından yargılama sırasında sorgulanmasına olanak verilmeyen bir tanığın beyanına dayandırılmışsa, bu durum, adil yargılanma hakkını öngören Sözleşmenin 6.maddesine aykırılık oluşturacaktır. Bu ilkenin de, istisnası vardır: Tanık beyanı zanlıya karşı tek veya kesin bir delilse, mağdurun(kurbanın), davalının(sanığın) ve kamunun yarışan yararları dengede tutulmak suretiyle, bu tanık beyanı karara esas alınabilir. Ancak, böyle bir delilin kabulü tehlikelidir. Bu nedenle mahkeme, en ince ayrıntıları içeren, titiz bir araştırma yapmalıdır. Titiz bir soruşturma, terazinin kefelerini dengeleyecektir. Her davada, tanığın ve beyanının güvenirliğini kontrol edebilmeye olanak verecek ek tedbirler alınmış olmalıdır. Sanığa, tanığın beyanına karşı çıkabilmesine, güvenirliğini sorgulamasına olanak sağlanmalıdır. Eğer tanığın güvenirliği ve inanırlığı doğrulanamamışsa, bu tanık beyanı mahkumiyet kararına esas alınamaz.

 

c-Visser ve Diğerleri, Hollanda 2002 kararı

AİHM, tanığın kimliğini gizleme gerekçesinin tutarlığının ve dayanaklarının araştırılmamış olmasını Sözleşmenin 6. maddesine aykırı bulmuştur.

Ceza yargılamasında vazgeçilemeyecek esaslı delillerden birinin “tanık beyanı” olduğu tartışmasızdır. “Tanıkla yüz yüze olma” ilkesi ise, adil yargılamanın vazgeçilmezidir. Bu temel yargılama ilkesini ihlal etmemek için, gizli tanık deliline gerekmedikçe ve ağır bir tehlike bulunmadıkça başvurulmamalı; kanun koyucunun iradesine aykırı olarak uygulama genişletilmemelidir. Mevcut yasal düzenleme tanığın gizli dinlenilmesine olanak tanıyorsa da, öncelikle tanığın aleni ortamda dinlenilmesi tercih edilmelidir. Daha sonra koruma tedbirleri uygulanarak, tanık güvenliği sağlanmalıdır. Bu yöndeki tercih, tarafların adalete olan güvenlerinin sürmesini sağlayacağı gibi, savunma hakkını da kısıtlamamış olacaktır. Zorunlu olarak gizli dinlenilmesi gerektiğinde ise, AİHM’nin kriterlerine uyulması, Ülkemizin ileride tazminata mahkum edilmesini engelleyecektir.[4]

 

d-Kostovski, Windisch ve Van Mechelen ve diğerleri kararı

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-d maddesinde yer alan “aleyhine olan tanıkları sorguya çekme ve sorguya çektirme; lehine olan tanıkların aleyhine olan tanıklarla aynı şartlarda hazır bulunmalarını ve sorguya çekilmelerini sağlama” hakkı, cezai bir fiil ile suçlanan bir kimsenin sahip olması gereken asgari haklardan biridir.

Mahkemenin kökleşmiş içtihatlarına göre sanık aleyhindeki bütün deliller, sanığın da hazır bulunduğu açık duruşmada, kendisine tanığı dinleme ve soru sorma hakkı da tanınarak getirilmelidir. Bazı maddi veya hukuki imkânsızlıklar nedeniyle, tanığın duruşmada hazır bulundurulması yahut güvenlik nedeniyle sanıkla yüzleştirilmesi mümkün olmayabilir. Böyle durumlarda mahkeme, sağlıklı bir karar vermek için başka ispat araçlarına sahip ise mesele yoktur. Aksi hal (d) bendinin ihla­linin ortaya çıkmasına sebebiyet verilebilir. Mahkeme, her olayı kendi içeri­sinde değerlendirip savunma hakkının vazgeçilmez gereklerini çeşitli yollar ve imkânlardan yararlanarak sanığa sağlamaya çalışacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kural olarak tanıkların kimliğinin gizlenmesini Sözleşmeye aykırı görmemektedir. Ancak bu durumda sanığın gizli dinlenen tanıkların güvenilirliklerini test etme imkânı bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre, kimliği açıklanmayan tanıklar tarafından yapılan beyanlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/3-d maddesine aykırı görülmemektedir. Ancak, bu şekilde verilen tanık beyanı delilinin mahkûmiyete esas teşkil edebilmesi için ek başka delillerin varlığı aranmaktadır. Bununla birlikte bir tanığın kimliği saklı tutulmuşsa, karşı taraf her tür ceza yargılamasında olmaması gereken zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. Eğer sanık veya müdafii tarafından güvenilirliğinin ve doğruluğunun saptanması amacıyla sorgulanmamış tanık delili, mahkeme kararının dayandığı esas veya belirleyici delil ise ve dengeleyici güvenceler sağlayan bir usul öngörülmemiş ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmenin ihlali söz konusu olabilecektir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konu ile ilgili en önemli kararlardan biri Kostovski – Hollanda kararıdır. Bu davanın konusunu oluşturan ulusal mahkemenin mahkûmiyet kararı sadece, kimliği gizli tutulan tanıkların yazılı ifadelerine dayanılarak verilmiştir. Kimliği açıklanmayan tanıklardan biri polis tarafından, diğeri sorgu hâkimi tarafından, sanık müdafi hazır olmadan dinlenmiştir. İfadeyi alan sorgu hâkimi dahi tanıkların kimliklerini öğrenememiştir. Savunma makamı sadece ifadeyi alan kişiye doğrudan sorular sorabilmiş, kimliği açıklanmayan tanıklara ise yazılı olarak soru sorabilmiştir. AİHM, örgütlü suçla mücadele için tedbir alınmasının zorunluluğunu kabul etmekle birlikte, olayda Sözleşme’nin 6/1. maddesindeki adil muhakeme (fair hearing) hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Mahkeme hakkaniyete uygun yargılama hakkının demokratik bir toplum için büyük önem taşıdığını, bu hakkın maksada uygunluk düşünceleri ile ortadan kaldırılamayacağını söylemiştir.

Kostovski ile Windisch kararlarında, özel kişiler tarafından verilen ve verenlerin kimliğinin gizli tutulduğu ifadelerin dava mahkemesi tarafından hüküm verilirken kullanılmasını Sözleşme’nin 6/3-d maddesine aykırı bulan AİHM, Doorson kararında kimliğini açıklamayan özel kişiler olan tanıkların ifadelerinin hüküm verilirken kullanılmasının Sözleşme’ye uygun olduğunu kabul etmiştir. Çünkü tanığın sanıktan gelecek misillemelerden korkması için yeterli sebep mevcutsa, kimliğin gizli tutulması mümkündür. Üstelik karara konu olan somut olayda, hazırlık aşamasında sorguyu yürüten yargıç ifade alınırken tanığın kimliği hakkında bilgi sahibiydi ve müdafi tanığa sorular sorabilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Van Mechelen ve Diğerleri kararında, polis olan tanıkların ifadelerinin duruşma salonu dışında alınmasını ve bu ifadelerin telefon hattı kullanılarak aynı anda sanığa ve müdafiine aktarılması uygulamasını, adil yargılanma hakkına uygun görmemiştir. AİHM’ ye göre bu olayda müdafaa makamı tanıkların sadece kimliğini öğrenememekle kalmamış, çapraz sorgu sırasında tanıkların reaksiyonlarından ve davranışlarından verdikleri beyanların güvenilir olup olmadığı konusunda bir kanaat edinme imkânından da yoksun kalmışlardır. AİHM bu durumu göz önünde tutarak, 6. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

Kimliği gizli tutulan tanıkların verdikleri ifadelerin hüküm verilirken kullanılmasından müdafaa açısından doğan sakıncaların dengelenebilmesi amacıyla, bu ifadeler çok özenle değerlendirilmelidir. Mahkûmiyet kararı, sadece kimliği açıklanmayan tanığın ifadesine dayandırılamayacağı gibi, bu ifade ağırlıklı rol oynayan delil konumunda da olmamalıdır.

 

4)Yargıtay kararları yönünden değerlendirme ve sonuç

Yargıtay 10. Ceza Dairesi, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve 19 Nisan 2007’de karara bağlanan “Son Tango Operasyonu” davasına ilişkin 27.03.2008 tarih ve 2007/ 25667 Esas, 2008/4879 sayılı Kararında, “Kovuşturma aşamasında yöntemine uygun biçimde dinlenmediği halde, kolluk tarafından soruşturma aşamasında “gizli tanık” olarak dinlenen muhbirlerin beyanlarının hükme esas alınamayacağı dikkate alınarak, mevcut diğer delillere göre sanık Ürfi Çetinkaya’nın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi, Yasaya aykırı, sanıkların müdafilerinin temyiz itirazları ile duruşmadaki sözlü savunmaları bu nedenle yerinde olduğundan hükümlerin CMUK’ nın 321 maddesi uyarınca istem gibi BOZULMASINA, suçun nitelliği ile tutuklama tarihlerine göre tutuklu sanıkların tahliyesine ilişkin isteklerin reddine, 27.03.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi.” şeklinde karar verilmiştir.

 Yargıtay kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin gizli tanık ile ilgili kararlarının dikkate alındığı ve “gizli tanık” olarak dinlenen muhbirlerin beyanlarının tek başına hükme esas alınamayacağına karar vermiştir.

Tanık Koruma Kanun hükümlerine göre kararlar, gizlilik esaslarına uygun olarak verilir. Tedbirler, tanığın güvenliğini sağlamak amacıyla kimliğinin ve adres bilgilerinin gizli tutulmasını ve tanığın duruşma salonuna gelmeden de dinlenebilmesini öngörmektedir. Bu tedbirlerin bir anlam ifade edebilmesi için, tedbirlere ilişkin kararların gizlilik esasına göre verilmesi gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Van Mechelen ve Diğerleri kararında, polis olan tanıkların ifadelerinin duruşma salonu dışında alınmasını ve bu ifadelerin telefon hattı kullanılarak aynı anda sanığa ve müdafiine aktarılması uygulamasını, adil yargılanma hakkına uygun görmemiştir. AİHM’ ye göre bu olayda müdafaa makamı tanıkların sadece kimliğini öğrenememekle kalmamış, çapraz sorgu sırasında tanıkların reaksiyonlarından ve davranışlarından verdikleri beyanların güvenilir olup olmadığı konusunda bir kanaat edinme imkânından da yoksun kalmışlardır. AİHM bu durumu göz önünde tutarak, 6. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

Kimliği gizli tutulan tanıkların verdikleri ifadelerin hüküm verilirken kullanılmasından müdafaa açısından doğan sakıncaların dengelenebilmesi amacıyla, bu ifadeler çok özenle değerlendirilmelidir. Mahkûmiyet kararı, sadece kimliği açıklanmayan tanığın ifadesine dayandırılamayacağı gibi, bu ifade ağırlıklı rol oynayan delil konumunda da olmamalıdır.

Av.Arb.Akın YAKAN

 

[1] Tanık Koruma Kanunu Madde 9 (8.Fıkra): Bu Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine göre, hakkında tedbir uygulanan tanığın beyanı tek başına hükme esas teşkil etmez

[2] http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=14813, 26.11.2012

[3] http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=14813, 26.11.2012

[4] Ankara Barosu Dergisi 2013/4, Gizli Tanık, Erol Tatar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir