Masumiyet karinesi ve Bylock

Masumiyet Karinesi Nedir? Ceza Hukukumuzdaki anlamı nedir?

Suçsuzluk karinesi de denilen masumiyet karinesi, ilk kez 1789 tarihli “Fransız Kişi ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’nde” yer almış ve Avrupa’ya yayılmıştır[1] . Masumiyet karinesi, şüpheli ve/veya sanıkların mahkeme ve kamuoyu önünüde ön yargılı olarak suçlu nazarıyla görülmelerini engellemeye yönelik kabul edilmiş bir ilkedir [2] . Bu ilkeye göre, bir suçla itham edilen kimse, suçluluğu yapılan ceza muhakemesi sonunu da ispat edilmedikçe suçlu addedilemeyecektir [3].

Sanık, kanunen suçsuz kabul edilen bir kişi olduğuna göre, suçu işlediğine dair akıl ve mantığa uygun gerekçelerle her türlü şüphe bertaraf edilemediğinde sanık mahkum edilemeyecektir. Şüphe giderilemediğinde, sanık beraat edecektir. Böylece, ceza muhakemesinde şüpheden sanığın yararlanması ilkesi, masumiyet karinesinin en önemli sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır[4].

Suç ispat edilmedikçe, sanığa ceza verilemez. Ceza muhakemesinde re’sen delil araştırma ilkesinin bulunması, ispat yükü sorunun hiç bulunmadığı anlamına gelmez. Masumiyet karinesi ve susma hakkının bir sonucu olarak, sadece “sanığın suçsuzluğunu ispat yükünün” bulunmadığı söylenebilir. Buna karşılık, sanığın mahkum edilebilmesi için suçunun ispat edilmiş olması gerekir [5]. Bu nedenle, ceza muhakemesinde şekli anlamda ispat yükünden söz edilemese de, maddi anlamda ispat yükü vardır. Bu yük, hakim ve savcıya aittir [6].

Ceza muhakemesi sistemimizde de, şu an modern ceza yargılamasında kabul edilen “delil serbestliği” ilkesi benimsenmiştir [7]. Buna göre, Ceza muhakemesinde fiilin işlenip işlenmediği, işlenmişse fail tarafından işlenip işlenmediği hususunda hukuka uygun araçlarla, yargılama makamının tam bir vicdani kanaate ulaşma faaliyeti ve sürecine ispat denir [8]. İspat faaliyeti sonunda oluşacak bir inanç veya zan yeterli değildir. Hakimin tam bir vicdani kanaate ulaşması gerekir. İspat konusunda şüpheler yenilemiyorsa, bu konuda kesin bir kanaate varılamıyorsa, şüpheden sanık yararlanır ilkesi uyarınca, sanık lehine bir değerlendirme yapmak gerekir [9].

Sanığın mahkum edilmesi için, hakim iddianın sabit olduğu konusunda kanaate varmalıdır. Aksi halde beraat kararı verilir. Dolayısıyla, beraat için suçsuzluğun sabit olması gerekmez; suçluluğun sabit olmaması yeterlidir [10]. CMK 223-2-e maddesindeki “sanığın suçu işlediğinin sabit olmaması” şeklinde ifade edilen, aynı zamanda şüpheden sanık yararlanır ilkesinin de bir yansıması olan bu düzenleme, söz konusu hususa işaret etmektedir.

 

Bylock programını indirilmesi iddiası yönünden değerlendirme

Darbe girişimi sonrası en çok gözaltı ve tutuklamalar ByLock iddiası ile gerçekleşti, halen de gerçekleşmeye devam ediyor. Vatandaştan gelen en büyük şikayet böyle bir programı hiçbir şekilde indirilmediği halde bu suçlama ile karşı karşıya kalınması. 1.Bylock listesinde bu şikayetler az iken, 2. Bylock listesinde şikayetler arttı.

Konuyu araştırdığımızda karşımıza IP çakışması çıkıyor. Nedir bu IP çakışması?

Türkiye’de mevcut olan IP blok sayısı 15 Milyon 534 bin.

Turkcell’de 15, Avea’da 18,5 ve Vodafone’da 12 kişiye 1 adet IP düşüyor. İşte ByLock konusunda IP çakışma sorunu bu noktada başlıyor. Sorunu anlayabilmek için de Network Address Translation (NAT) tekniğini anlamamız gerekiyor.

Network Address Translation (NAT)

Temel olarak NAT, aynı internet bağlantısını paylaşan LAN (Local Area Network/Yerel Ağ) bilgisayarları ile ilgili bir tekniktir. Özel bir ağdaki birden fazla cihazın, internet hizmet sağlayıcısı tarafından aynı ortak IP’yi kullanarak internet’e erişmesine izin verir. Ağınızın dışındaki makinelerde bir IP adresi bulunurken NAT’ın arkasında birden fazla bilgisayar bulunabilir ve hepsine özel IP’ler atanır. Günümüzde İnternet’in çalışmasında yaygın olarak kullanılan iletişim kuralı IP protokolünün 4.sürümü olan “IPv4” olarak anılmaktadır.

İnternet’e doğrudan bağlı cihazların IP adreslerinin birbirinden farklı olması gerekir. Operatörlerin internet erişim sağlayıcıların abone sayısı zamanla artarken abonelere atanan IP sayısı sabit kalır. Özellikle mobil operatör sağlayıcıları, kullanıcı olan abonelerine yeterli sayıda internet IP’si sağlayamaz. Bu nedenden dolayı NAT kullanır. Aboneler, IP protokolü kullanılarak erişim sağlayıcıyla bağlantı kurar ve internette bağlanır.

Erişim sağlayıcı bu adreslerden yapılan bağlantıları yönlendirici cihazlarla bir adrese çevirerek 1 den fazla abonenin erişimini sağlar. Turkcell, Avea gibi operatörler artan abone sayısını karşılayabilmek için erişim sağlayıcılarına ihtiyaç duymaktadırlar. Bunun içinde Ağ Adresi Dönüştürme (Carrier Grade NAT=CGN) veya Geniş Ölçekli Ağ Adresi Dönüştürme (Large Scale NAT=LSN) kullanılmaktadırlar.

İşte bu teknik sayesinde çok sayıda abone, birbirine kapalı ağlara ayrılarak, özel IP atanıp bu kapalı ağlardan açık İnternet’e bağlanmaktadır. Bu şekilde binlerce kullanıcıya özel IP adresleri atanır. Bu özel IP adreslerinden gelen bağlantı istekleri de, Sadece 1 İnternet IP’sine sahip yönlendirici ile internet bağlantılarına dönüştürülürken, birbirinden haberi olmayan binlerce kullanıcı, internette eriştikleri servise aynı IP adresi üzerinden bağlanıyorlarmış gibi görünür.

Bursa’da görülen bir ByLock davasına, Avea’nın yolladığı resmi yazı ile ciddi bir şüphe ortaya çıkmıştır. Operatörler NAT kayıtlarını tutmadığı için ByLock olan IP’leri mükerrer olarak ayırmamış, IP’deki herkesi MİT’e bildirmiş olabilir. NAT kayıtlarını tutmayan operatörler, işin kolayına kaçarak Bylock görünen IP’nin kullanıcılarını ayıklayamadığı için hepsini bildirmiş olabilir.

Bu nedenlerden dolayı da telefonuna Bylock programını indirmediği halde tutuklanan ve yargılanan birçok kişinin mağduriyeti bundan kaynaklanmış olabilir.

Hazırlık soruşturması sırasında Cumhuriyet Savcıları, sorgu aşamasında Sulh Ceza Mahkemeleri ve yargılamanın yapıldığı Ağır Ceza Mahkemeleri, Bylock tespitinin nasıl yapıldığı, IP çakışması olup olmadığı, iletişim kuruldu ise içerik tespitinin yapılıp yapılmadığına ilişkin soruların yanıtını aramadan karar verme eğilimindedir.

Buna aykırı karar veren bazı Bölge Adliye Mahkemesi heyetleri, Cumhuriyet Savcılarının görev yerleri değiştirilerek dağıtılmışlardır.

Sanığın cezalandırılabilmesi için üzerine atılı suçun kesin, somut, şüpheye yer vermeyecek şekilde delille ispat edilmesi gerekir. Günümüz koşullarında, adli makamlar sanıkların suçluluğunu değil, sanıklar suçsuzluklarını ispat etmek zorunda kalmaktadırlar.

Peki Cumhuriyet Savcılıkları ve Mahkemeler bu hususlara dikkat etmezse ne olur? Mahkeme kararlarına karşı BAM (Bölge Adliye Mahkemeleri) ve Yargıtay’a itiraz ve temyiz süreci başlayacaktır. Onların kararına göre de Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreci yaşanacaktır. Onlar bu konuda ne düşünüyor bakalım mı?

 

AİHM ve Yargıtay Kararları Yönünden Suçsuzluk Karinesi

AİHS m. 6/2 “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 48. maddesinin 4. fıkrası da benzer bir ifade ile“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” şeklinde düzenlenmiştir. Dolayısıyla bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kişi, suçluluğu kesinleşene kadar masum sayılmak zorundadır çünkü ortada henüz aşılamamış bir şüphe bulunmaktadır. Bir başka ifade ile bu ilke kapsamında ceza muhakemesinin amacı, şüphenin hukuka uygun deliller çerçevesinde giderilmesi ve suçun ispat edilmesidir .

Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu ilkeyi “Ceza muhakemesinin en önemli ilkelerinden biri olan ve Latince “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel şartı, suçun şüpheye yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya işlenmiş ise gerçekleştirilme biçimi konusunda şüphe belirmesi halinde uygulanacağı gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, yargılama sürecinde toplanan delillerin bir kısmına dayanılarak ve diğer bir kısmı göz ardı edilerek ulaşılan ihtimali kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir şüphe ve başka türlü bir oluşa imkan vermeyecek açıklıkta olmalıdır.”[11] şeklinde ifade etmiştir.

AİHM, ispat yükünün iddia makamında olduğunu belirtmekle beraber, delil toplama hususunun tamamıyla AİHS m. 6/2 kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir [12].

AİHM bir kararında“masumiyet karinesinin sadece bir yargıç veya mahkeme tarafından değil, başka kamu makamları tarafından da çiğnenebilir”[13] olduğunu belirtmiştir. Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere bu ilke tüm kamu kurumlarını kapsar niteliktedir. Dolayısıyla kolluk tarafından da şüphelinin suçlu olarak gösterilmesi bu ilke kapsamında hukuka aykırılık teşkil etmektedir.

Darbe girişimi ve demokratik sisteme yapılan hiçbir saldırı kabul edilemez. Sorumlular bulunmalı, adil bir şekilde yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır. Bu yargılama sırasında mahkemeler, hukuk sistemimize ve imza atarak kabul edilen ve iç yasa hükmündeki uluslararası hukuk normlarına uymak durumundadır. Aksi takdirde AİHM sürecinde ciddi sorunlar yaşanabilir.

Bu nedenlerle, hukuk herkese eşit olarak uygulanmalı, savunma hakkı kısıtlanmamalı ve şüpheli ve vekillerinin iddiaları araştırılarak gerçekler ortaya çıkarılmalıdır.

Bylock ve IP çakışması çok ciddi bir iddiadır ve araştırılmalıdır.

Bylock iletişim kayıtları kesinlikle tespit edilmeli ve içerikleri ayıklanmalıdır. Ancak bu tespitlerle suça konu bir eylemin varlığı ortaya çıkarsa şüpheliler cezalandırılabilir.

Hukuktan başka tutunacak bir dalımız yok. Hukuk herkese, her zaman lazım olabilir. O nedenle hukuk herkese, eşit bir şekilde uygulanmalıdır.

11.06.2017

[1] Metin Feyzioğlu, “Suçsuzluk Karinesi: Kavram Hakkında Genel Bilgiler ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”, AÜHFD, C.48, S. 1-4, s. 38 vd

[2] A. Caner Yenidünya, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Masumiyet Karinesi”, Güncel Hukuk, S.5, Mayıs 2004, s. 20; İlhan Üzülmez, “Türk Hukukunda Suçsuzluk Karinesi ve Sonuçları”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Mayıs-Haziran 2005, s. 42.

[3]Sulhi Dönmezer, Suçsuzluk Karinesi Üzerine Düşünceler, Prof. Dr. Nurullah Kunter’e Armağan, İstanbul 1998, s. 67.

[4] Yenidünya, a.g.m., s. 20.

[5] Şahinkaya, a.g.e., s. 204

[6] Süheyl Donay, İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku, İstanbul 1982, s. 114.

[7] Bahri Öztürk, Mustafa Ruhan Erdem, Veli Özer Özbek, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. Baskı, İstanbul 2007, s. 404-405.

[8] Öztürk, Erdem, Özbek, a.g.e., s. 404.

[9] Turhan, a.g.e., s. 152.

[10] Nevzat Toroslu, Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Savaş Yayınları, Ankara 2008, s. 173.

[11] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2012/6-1309 E., 2013/258 K.

[12]Capeau vs. Belçika, 42914 / 98, 13 Ocak 2005 Tarihli Kararı.

[13]Allenet de Ribemont vs. Fransa, 10 Şubat 1995 Tarihli Kararı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir